Sabahın ilk ışıkları henüz yeryüzüne ulaşmamıştı. Telefonuma gelen mesaj ile uyandım. İşte dedim yine o. Sevdiğim adamdan bir mesaj gelmişti. Bir çok sabah bu şekilde uyanır olmuştum. Alışmak istemediğim halde beklemeye başladığımı da hissetmiyor değildim. Mesajın sonunda "sana bir mail yolladım bakar mısın?" diyordu. Hemen yataktan fırladım. Mesajda okuduklarımın keyfini yaşayamadan, sabah 06:17 de pc mi açmış, mailimin açılmasını bekler buldum kendimi. Heyecanlıydım. Gelen maili bir kaç defa okudum. Hem mektupta yazılanları, hem de telefon mesajındaki yazılanları defalarca okudum. Mutluluk gözyaşlarım yanağımdan süzülüyordu ve günün ilk ışıkları hala yeryüzüne ulaşmamıştı. Ama okuduklarımdan dolayı bana her yer ışıl ışıl geliyordu. Mutluluktan ikinci defa ağlıyordum. Açılan mailin başındaki yazı bir kaç kelime eksiği ile aynen şöyleydi;
Bunu yazdım, sonra blogcuya girdim yayınlamak için, ama sonra, önce senin okuman gerektiğini düşündüm ve buradan yolluyorum sana, düzenlemeleri yapar mısın, yayınlar mısın bilmem ama, bu yazı sana, ...
Ekteki dosyayı açtım. Okumaya başladıkça gözlerimin dolduğunu hissediyordum. Kalbimin atışları hızlanmıştı. Annemden bu kadar duyguyla benden başka bir canın daha behsediyor olması beni çok duygulandırmıştı. İşte dedim sevdiğim adam, işte sevdiğim adamın satırları, işte sevdiğim adamın duyguları. İçinden bir kaç kelimenin eksildiği yazıyı büyük bir gururla paylaşmak istiyorum.
Hani Can Dündar'ın bir yazısında vardır "hem bütün dünya bilsin istersiniz, hemde kimseye söyleyemezsiniz" işte öyle birşey...
9 Ocak 2010
Yeni yılın 2. hafta sonuydu, kışın ortası olmasına rağmen güneşli ve hatta sıcak sayılabilecek bir Cumartesi günüydü, oradayken üzerime mont giymediğimi hatırlıyorum. Hoş, heyecanlıydım ve kalbim çok fazla sıcak kan pompalıyordu vücuduma, bunun etkisi var mı bilmiyorum fakat her ne olduysa bunlar küçük detaylardı o gün için.
2010 gelmişti ve ben yeni yıla yeni bir yolda girmiştim, aşıktım… Uğruna yıldızları yere indirebileceğim, yanımdayken, elele dolaşırken herkesin kıskanarak baktığı, güldüğünde güneşler açan, bir kadına aşıktım ve bu güneşli cumartesi öğleden sonrası O’nun ve tabii ki benim için de çok özel birine, “Meral Anneye” gelmiştik ziyarete. Bu ziyaret benim için iki kere özeldi; hem sevdiğim kadının annesiydi hem de hayatım boyunca ilk kez bir mezarlık ziyareti yapacaktım. Elimizde kırmızı karanfillerle geldik yanına, özenle açtık ve her birini yine aynı özenle tek tek yerleştirdik üzerine, ve bir süre sessizlik…
İşte sevdiğim adam.
Böyle başlamıştı söze. Susuyordum, sadece dinliyordum, heyecanlıydım ve sevdiğim kadının annesiyle tanışmış olmanın o tatlı heyecan ve mutluluğunu yaşıyordum orada. Bir şeyler söylemek istedim aklım karıştı, oysa oraya gelmeden önce hepsi aklımdaydı, ne çok şey söyleyecektim Meral Anneme, ne çok şey paylaşacak ve belki de danışacaktım, ama hepsi aklımdan bir anda uçup gitmişti. O’na baktım, mutluluk hüzün özlem hepsini bir anda sığdırmıştı o güzel yüzüne. Çok fazla kalamadık orada, birkaç söz, biraz sessizlik ve bir sigara içimi kadar bir süre işte. Ama bu süre hayatımın en özel anları arasında yer almıştı. Dönmek için toparlandık. O birkaç adım attı ben arkasından hareketlendim, o biraz daha uzaklaştı ben geri döndüm Meral Anneme ve beni gördüğünden duyduğundan emin olarak fısıldadım kulağına..
“Rahat uyuyun lütfen, nefes aldığım sürece, bu kalp attığı sürece O’nu seveceğim, o’nun hayatından biran olsun ayrılmayacağım ve o güzel yüzünden, gözlerinden mutluluğu ve huzuru hiçbir zaman eksik etmeyeceğim, o’nu bana verdiğiniz için, o’nu bu şekilde yetiştirdiğiniz için ve beni dinlediğiniz için teşekkür ederim, görüşmek üzere…”